Asırlık eğre ağacı... Ve onu hiç bırakmayan bir sincap... Yaylada yaptırdığımız evin önünde çok eski bir eğre ağacı var. Heybetli bir eğre... Evin önünce o kadar güzel görünüyor ki... Bazen balkondan, oturup eğre ağacını izliyorum. Beni çok rahatlatıyor. Ruhumu dinlendiriyor. Birgün yine oturmuş eğre ağacını izlerken kovuğundan çıkan bir sincap gördüm. Çok şaşırmıştım! Hele de böyle bir yerde bir sincabın olması çok tuhaf! Eğrenin yanındaki ceviz ağacından bir ceviz kaptı geldi ve onu öyle güzel kemirip yedi ki görmeliydiniz. İzlemesi çok zevkliydi :) O günden sonra artık hergün görür oldum. Tabi o da beni görür oldu. Önceleri kaçacağını düşünmüştüm ama sanki insanlar alışmıştı. Belkide bana alışmıştı :) Geçenlerde yine eğrenin kovuğundan bana bakıyordu. Yani evinden. civcivleri yemliyordum. O da oradan dakikalarca beni izledi. Ben de bolbol fotoğraf çektim. Ondan başka sincap yoktu ağaçta. Yakınlarında da görmedim. Ve dedim ki, sadece ben yalnız değilmişim. Onun da sevgilisi yokmuş :) O bir ağacın kovuğunda yaşıyor, bense okulun kömürlüğünde; o eğre ağacının bekcisi, bense öğrencilerimin başında bir rehber... O kadar çok benzeyen yönümüz varmış ki... Kendimi bir sincapla kıyaslamak ne kadar doğru olur bilemem. Ama hayatta öğreneceğim çok şey varmış!






28 Ağustos 2009
25 Ağustos 2009
İşte Ben :)
25 Ağustos 2009
Bugün bebeklik resimlerimi buldum. Çoğul kullandım ama 2 de çoğuldur :) 2 tane fotom var başka yok. Ya olmasaydı? Buna şükür. Fotoğrafın birinde elimde portakal var. O portakalı almadan fotoğraf çekinmem demişim :) Diğeride siyah beyaz bir fotoğraf. Daha renkli fotonun olmadığ bir zaman. Örümcekte çekili bir fotoğraf. Bebekliğimden ve ilk çocukluğumdan kalan 2 foto. Zamanın şartları 2 taneye elvermiş. Ama şimdikilerin yüzlerce fotoğrafı var. Yeğenlerimin fotoğraflarını kendi makinamla çekiyorum ve her açıdan. İlerde benim gibi 2 fotoğrafım var demicekler. "Şu şu açıdan şu bu açıdan" dicekler :)


24 Ağustos 2009
İlk Cinayet!
24 Ağustos 2009
Saat 17.35 civarlarıydı. Çok yorulmuştum, tam uyumak üzereydim ki bir sesle irkildim!
-Bestamiiii, bestamiiii, bestamiiii...
Heyecan dolu ve sürekli tekrar eden bir sesle benim adımı söyleyen biri vardı aşağıda. Hemen toparlandım ve balkona çıktım. Aşağıda seslenen kişi kiracımızın kızı Didar'dı. Sesine karşılık verdim:
-Efendim!
-Bestami koş gel banyoda yılan var!
Açıkcası pek şaşırmamıştım. Onun korku dolu seslenişine karşı benim soğuk kanlı tavrım onu pek kızdırmıştı! Gayet soğuk bir ses tonuyla cevap verdim:
-Tamam, geliyorum.
Yavaş hareket ederek ve küçük adımlarla aşağı indim ve önce içeri girip yılanı görmek istedim. Zavallı yılan içerideki insanlardan daha çok korkmuştu. Tuvaletteki terliğin altında öylece duruyordu! Ortalama 40 cm uzunluğunda yavru bir yılandı. Ama yavru da olsa insanların korkmasına yetmişti. Önce düşündüm, ne yapmalıyım dedim kendi kendime. Sonra onlara sordum, sormaz olaydım. Öncelikle Didar bana öyle bir tepki verdi ki... Bunu hiçbir şekilde ifade edemem, o an orada olup görmeniz lazımdı. Didarla aramızda şimşekler çaktı, yer yerinden oynadı.Sanki gece gündüz, gündüz gece oldu. O soru ile kıyametin kopabileceği aklıma bile gelmezdi. Ama koptu! Yılana olan korku dolu bakışlar, nefret ve intikam dolu bakışlara dönüşüp bana odaklandı. Sanki Didar'ın gözlerinden alevler fışkırıyordu! Ve onlara şöyle dedim:
-Ne yapalım?
-Ne demek ne yapalım? Tabiki öldür!
Bu cevap yılanın ölüm fermanıydı! Artık ölmesi gerekiyordu. Başka bir yol düşündüm. Onları dışarı çıkarıp yılanı kovalasam da öldürmesem, sonra da "kaçtı!" desem. Ama yaşanan o anın ardından ölüsünüde görmeleri gerekti. Dışarı çıktım ve onu en acısız bir şekilde öldürebileceğim cinayet aletini aradım. Hafif bir sopa ve yanında bir kazma ile tekrar içeri girdim. Sonra onları dışarı çıkardım! Şöyle bir baktım ve yılanla göz göze geldim. Belli ki çok korkmuştu ama ölmesi gerekiyordu! Bu işi uzatmamalıyıdım. Besmele çektim ve elimdeki cinayet aletiyle (kazma) başına hızlıca vurdum! 1,2,3... derken yılan ortadan ikiye ayrıldı! O an ki üzüntümü anlatamam. Bir insan için cinayet işlemiştim. İlkkez bir yılan öldürmüştüm! Yüreğimdeki acıyı anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalırdı! Yılanı dışarıdan getirdiğim bir küreğe koydum ve dışarı çıkardım. Yılan ölmüştü ama Didar'ın üzerimdeki bakışları hiç değişmemişti. Bana hala öfkeliydi. Söz yerine getirilmiş ölüm gerçekleşmişti! Hayatımdaki ilk cinayetin ardından sessizce uzaklaştım. Pişmanlığı ve çaresizliği bu kadar çok yaşadığım bir an olmamıştı. Ama herşeye rağmen hayat devam ediyordu.


-Bestamiiii, bestamiiii, bestamiiii...
Heyecan dolu ve sürekli tekrar eden bir sesle benim adımı söyleyen biri vardı aşağıda. Hemen toparlandım ve balkona çıktım. Aşağıda seslenen kişi kiracımızın kızı Didar'dı. Sesine karşılık verdim:
-Efendim!
-Bestami koş gel banyoda yılan var!
Açıkcası pek şaşırmamıştım. Onun korku dolu seslenişine karşı benim soğuk kanlı tavrım onu pek kızdırmıştı! Gayet soğuk bir ses tonuyla cevap verdim:
-Tamam, geliyorum.
Yavaş hareket ederek ve küçük adımlarla aşağı indim ve önce içeri girip yılanı görmek istedim. Zavallı yılan içerideki insanlardan daha çok korkmuştu. Tuvaletteki terliğin altında öylece duruyordu! Ortalama 40 cm uzunluğunda yavru bir yılandı. Ama yavru da olsa insanların korkmasına yetmişti. Önce düşündüm, ne yapmalıyım dedim kendi kendime. Sonra onlara sordum, sormaz olaydım. Öncelikle Didar bana öyle bir tepki verdi ki... Bunu hiçbir şekilde ifade edemem, o an orada olup görmeniz lazımdı. Didarla aramızda şimşekler çaktı, yer yerinden oynadı.Sanki gece gündüz, gündüz gece oldu. O soru ile kıyametin kopabileceği aklıma bile gelmezdi. Ama koptu! Yılana olan korku dolu bakışlar, nefret ve intikam dolu bakışlara dönüşüp bana odaklandı. Sanki Didar'ın gözlerinden alevler fışkırıyordu! Ve onlara şöyle dedim:
-Ne yapalım?
-Ne demek ne yapalım? Tabiki öldür!
Bu cevap yılanın ölüm fermanıydı! Artık ölmesi gerekiyordu. Başka bir yol düşündüm. Onları dışarı çıkarıp yılanı kovalasam da öldürmesem, sonra da "kaçtı!" desem. Ama yaşanan o anın ardından ölüsünüde görmeleri gerekti. Dışarı çıktım ve onu en acısız bir şekilde öldürebileceğim cinayet aletini aradım. Hafif bir sopa ve yanında bir kazma ile tekrar içeri girdim. Sonra onları dışarı çıkardım! Şöyle bir baktım ve yılanla göz göze geldim. Belli ki çok korkmuştu ama ölmesi gerekiyordu! Bu işi uzatmamalıyıdım. Besmele çektim ve elimdeki cinayet aletiyle (kazma) başına hızlıca vurdum! 1,2,3... derken yılan ortadan ikiye ayrıldı! O an ki üzüntümü anlatamam. Bir insan için cinayet işlemiştim. İlkkez bir yılan öldürmüştüm! Yüreğimdeki acıyı anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalırdı! Yılanı dışarıdan getirdiğim bir küreğe koydum ve dışarı çıkardım. Yılan ölmüştü ama Didar'ın üzerimdeki bakışları hiç değişmemişti. Bana hala öfkeliydi. Söz yerine getirilmiş ölüm gerçekleşmişti! Hayatımdaki ilk cinayetin ardından sessizce uzaklaştım. Pişmanlığı ve çaresizliği bu kadar çok yaşadığım bir an olmamıştı. Ama herşeye rağmen hayat devam ediyordu.


22 Ağustos 2009
Bizim Kedilerin Günlüğü
22 Ağustos 2009
Sabah erkenden "mırnav, mırnav" sesleriyle uyanırım. Kediler kapının önünde bir o yana bi bu yana gider gelirler. Belli ki acıkmışlar. Yahu şu kapıya gelmeseniz olmaz mı? Hadi geldiniz, mırlamasanız? Bu kediler de abdallar gibi almadan gitmezler. İlk zamanlar 1 kediydi. Sonra 2,3,4,5.... derken 8 tane oldular. Bunlar sadece bizim kapıdakiler. Yemeklerini yedirdikten sonra giderler ve öğleye kadar gelmezler. Ayrıca bizim evde olup olmadığımızı bilip öyle geliyorlar. Öğle olduğunda yine kapıda mırlamalar... Bazen balkondan onları izliyorum. Sanki bahçe amazon ormanları, onlarda kaplan :) Önce pusu kuruyorlar sonra avları yaklaştığında öyle bir üzerlerine atlıyorlar ki... Geçen gece seslerine uyandım. Birbirleriyle çete savaşları yapıyor gibiydiler. Bir tanesini öğle vaktinde bahçede birşeylerle oynarken gördüm. Baktim ki oynadığı yavru bir yılan! Önce onunla oynadı ve sonra pençesiyle birkaç darbe sonrasında yılanı öldürdü! Kediler zaten yılanları da fareler gibi sevmezmiş. Akşam olduğunda bahçe duvarının üzerinde uyurlar. Çalıştığım köyde bir kedi görmüştüm. Kedi o kadar rahattı ki. Birgün yanından fare geçiyordu.Yakalayacak diye bekledim ama kedi hiç yerinden kalkmadı bile! Kedi bir de etrafına bakınıyordu. Fareyi kollar gibi. Sanki fareyle anlaşmışlar gibiydi. Karnı doyuyor ya fareyi ne yapsın. Belkide fareleri yese artık etrafta fare kalmayacak ve sahibi fare kalmadığı için artık kediyi istemeyecekti.Kısacası kediler gün boyunca yiyip içip yatarlar :)







20 Ağustos 2009
İlk Teravih ve İlk Sahur
20 Ağustos 2009

11 ayın sultanı "Ramazan" bugün ilk teravih namazıyla başlıyor. Maddi ve manevi güzellikleriyle birlikte gelen bu mübarek ay bol dua ve ibadetlerle geçirilmelidir. Bu ayda bir müminin en çok zorlandığı şey sahura kalkmaktır. Ramazan ayının en önemli yanı sahurdur. Sahura kalkıp niyetlenip, sabah namazını kılıp yatmanın hayrı daha başkadır. Bu ay'ı hayırlı kılan diğer bir ibadet te teravih namazıdır. Cemaatle birlikte kılınan bu namaz insana manevi bir huzur verir. İftarları ise olabildiğince sevdiklerimizle birlikte aynı sofrada orucumuzu bozarak geçirmeliyiz. İftarlara misafirler çağırmalı ve onların iftar davetlerini kabul etmeliyiz. Hayır ve bereketin bol olduğu bu ayda diğer bir husus da nefs-i terbiyedir. Bu ay, şeytanın insanla en çok uğraştığı bir zamandır. Özellikle bu ayda nefsimize yenik düşmemeliyiz. Bir hadiste Ramazan ayı şöyle ifade edilmiştir:"Ramazan ayının ilk gecesinde cennet ve sema kapıları açılır da Ramazan'ın son gecesine kadar kapanmaz".
Allah (cc) bu mübarek ayda yapacağımız tüm hayır ve duaları kabul eylesin. Ramazan-ı Şerif tüm müslümanlara hayırlı olsun.
Ağzını PÜSÜK mü Yiyik!
İstanbuldan bir arkadaşımla muhabbet ederken söylediğim söz: Ağzını püsük mü yiyik!
Bir yeri aramak istediğini ama arayamadığını söyledi. Benden aramamı istedi.
Ben de dedim ki: Ağzını püsük mü yiyik!
"O ne demek" dedi. Ben de "püsük demek kedi demek" dedim. Bizim buralarda kediye püsük derler. Aslında bu söz birilerinin yanında hiç konuşmayanlara denir ama başka durumlarda da söylenebilir. Bu söz "ağzı var ama konuşmuyor" anlamına gelir. Tabi arkadaşım İstanbulda olunca böyle bir sözü nereden duyacak ki? Ağız yerine dil de kullanılır: Dilini püsük mü yiyik!
Ama bizim yörede en çok kullanılan söz arkadaşıma dediğim gibi: Ağzını püsük mü yiyik :)
19 Ağustos 2009
Yoğurtlu Semiz Otu Salatası
19 Ağustos 2009
Geçenlerde bahçede dolaşırken aklıma soğukluk (semiz otu) toplayıp salata yapmak geldi. Zaten evde tek olunca aklıma ne gelirse onu yapıyorum {yemek olarak ne olursa :) }. Bahçe pek sulanmadığı için susuz kalmış ve büyümemişlerdi ama ben yine de en iyilerinden toplamadım. Su dolu bir kabın içerisinde suyunu değiştirerek 7-8 kere yıkadım. Aslında salata yapacağınız ya da pişireceğiniz yeşil sebzeleri su dolu bir kapta, az sirke ekleyerek yıkarsanız daha temiz ve daha yeşil olur. Sonra soğuklukları ince ince doğradım. Parçaların boyutu doğrayan için değişebilir.

Ardından içine 2 diş sarımsak ezdim ve biraz da nane. Sonra üzerine yoğurt ekledim. Bunun da oranını siz belirleyin. İyice karıştırdım (su eklemeyin). En son biraz zeytin yağı ekledim. Yoğurt ve zeytin yağı birleşince okadar güzel bir tat alıyor ki anlatamam.

Ve salatamız hazır. Hele bir tadına bakın. Beğenmezseniz beni arayın. Tabi siz iyi bir ahçıysanız yaptığınız yemek te iyi olur :) Afiyet olsun.

Ardından içine 2 diş sarımsak ezdim ve biraz da nane. Sonra üzerine yoğurt ekledim. Bunun da oranını siz belirleyin. İyice karıştırdım (su eklemeyin). En son biraz zeytin yağı ekledim. Yoğurt ve zeytin yağı birleşince okadar güzel bir tat alıyor ki anlatamam.

Ve salatamız hazır. Hele bir tadına bakın. Beğenmezseniz beni arayın. Tabi siz iyi bir ahçıysanız yaptığınız yemek te iyi olur :) Afiyet olsun.
17 Ağustos 2009
feyzbug 2047 :)
17 Ağustos 2009
Gelen bir maili sizlerle paylaşmak istedim. Yıl 2047 imiş. Şu facebook çılgınlığı o yıllarda da devam ediyormuş. İnsanların şekli şemali değişsede facebook bağımlılığı kalıcıymış.
Tıpkı masal gibi :)) Neyse konuya dönelim. Bazı arkadaşlarımız facebook'u fotoğraflarla anlatmış. İşte facebok bağımlıları:

Tıpkı masal gibi :)) Neyse konuya dönelim. Bazı arkadaşlarımız facebook'u fotoğraflarla anlatmış. İşte facebok bağımlıları:

15 Ağustos 2009
RED VİOLİN (Kırmızı Keman)
15 Ağustos 2009
Az evvel bir arkadaşımın facebook ta paylaştığı bir videoyu izledim.Önce bir anlam veremedim ama sonra eski bilgilerim canlandı. Etkileyici bir video.
Keman çalan bayanı tanımıyorum ama bu beste joaquin rodrigo tarafından 2. Dünya savaşının başlarında bestelenen bir eser. Rodrigo'nun Gitar Konçertosu olarak biliniyor. 3 yaşında yakalandığı difteri yüzünden görme yetisini yitirmiş. ama yine de büyük başarılara imza atmış. Red Violin(Kırmızı Keman) adlı eserinde anlatılan ise 17. yüzyılda yapılan kırmızı kemanın tarihçesidir. Kemanın kırmızı olmasının sebebi şöyle anlatılıyo: Hikaye bir tarot falıyla başlar ve falda çocuğun anne karnında öleceği çıkar.Doğacak çocuğun doğmaması annesiyle birlikte anne karnında ölmesi sonucu, kanlarıyla keman cilalanmıştır. kısaca hikaye bu. sahnenin kırmızı olması da bu yüzden olmalı. Ayrıca çok duygusal bir parça..
Keman çalan bayanı tanımıyorum ama bu beste joaquin rodrigo tarafından 2. Dünya savaşının başlarında bestelenen bir eser. Rodrigo'nun Gitar Konçertosu olarak biliniyor. 3 yaşında yakalandığı difteri yüzünden görme yetisini yitirmiş. ama yine de büyük başarılara imza atmış. Red Violin(Kırmızı Keman) adlı eserinde anlatılan ise 17. yüzyılda yapılan kırmızı kemanın tarihçesidir. Kemanın kırmızı olmasının sebebi şöyle anlatılıyo: Hikaye bir tarot falıyla başlar ve falda çocuğun anne karnında öleceği çıkar.Doğacak çocuğun doğmaması annesiyle birlikte anne karnında ölmesi sonucu, kanlarıyla keman cilalanmıştır. kısaca hikaye bu. sahnenin kırmızı olması da bu yüzden olmalı. Ayrıca çok duygusal bir parça..
13 Ağustos 2009
Şehit Kardeşimize
13 Ağustos 2009
Bir sessizlikti bu çığlıkları duyuran. Acı feryatlar değil, gururlu bağırışlar vardı dört bir yanda. Burak kardeşimizin evinden gelen sesler her yanımızda yankılanıyordu. Ne mübarek bir mertebeye ulaşmıştı. Ailesinin göz yaşları acıdan değil, gururdandı. Peygamberlikten sonraki en üst mertebeydi şehitlik mertebesi. Toprağa verilmeden bir gün önce evine getirmişlerdi. Annesi iğneyle sakinleştirilmişti. Uzak bakışların derin düşünceleri arasında "Oğlum ölmedi, şehit oldu" diyordu. Bir de sevdiği vardı. bir ay sonra nişan yapacaklardı. O da gelmişti son yolculuğuna. " Bana kırgın olmadığını söyle" diyordu göz yaşları arasında. Belli ki ölmeden önce yaşanan birşeyler vardı. Ama istesede kırgın olamazdı artık. Bu sözler en katı kalpleri bile yarıp yüreğinin derinlerine ulaşıyordu ve kalbin aynası gözlerde süzülerek belli ediyordu kendisini. Cuma namazının ardından cenaze namazını kıldık. Ardından defnedileceği yere getirdik. Yazın kavuran sıcağı bir anda yerini serin bir havaya bıraktı. Güneşin önüne bulutlar sanki bir perde gibi süzülü verdi. Dualar vardı dillerde. Göz yaşlarını tutabilen tutuyor, tutamayan ise saklamaya çalışıyordu. Bu mübarek mertebeye ulaştığı için çok mutlu olmalıydı. Sevgili Burak, Ruhun Şad olsun!
Belki Osurmaya Programlanmıştır!
"Robot gibisin!".Bazen insanlar duygularını açığa vuramadıklarında söylenirdi bu söz. Ama teknoloji öyle gelişti ki robotların bile duyguları var artık. Gora da olduğu gibi... Hani diyor ya Faruk: Belki osurmaya programlanmıştır :)
Jest ve mimikleri bile bir insanınkinden daha duyarlı. Ayrıca bir insandan daha iyi anlıyor. Oturup sizle içmez belki ama sizi anlayıp sizinle ağlar.
Dedikodu bile yapıyorlar bunlar :) Gelinini çekiştiren kaynana gibi dert yakınıyorlar. Eskisi gibi gelin kaynana ilişkileri kalmadı ki birbirlerini çekiştirsinler. Varsa da eskisi gibi değil!

Biz nasıl bir teknoloji geliştiriyoruz böyle. İnsanı insan yapan değerlere neden teknoloji kadar önem vermiyoruz? Neden bu duyguları insanlara yüklemiyoruz? Bunun için önce herkes kendinden başlamalı. Ben eksik olan yönlerime yüklemeye başladım bile...
Jest ve mimikleri bile bir insanınkinden daha duyarlı. Ayrıca bir insandan daha iyi anlıyor. Oturup sizle içmez belki ama sizi anlayıp sizinle ağlar.
Dedikodu bile yapıyorlar bunlar :) Gelinini çekiştiren kaynana gibi dert yakınıyorlar. Eskisi gibi gelin kaynana ilişkileri kalmadı ki birbirlerini çekiştirsinler. Varsa da eskisi gibi değil!
Biz nasıl bir teknoloji geliştiriyoruz böyle. İnsanı insan yapan değerlere neden teknoloji kadar önem vermiyoruz? Neden bu duyguları insanlara yüklemiyoruz? Bunun için önce herkes kendinden başlamalı. Ben eksik olan yönlerime yüklemeye başladım bile...
11 Ağustos 2009
Bu Yemek Yenmez mi?
11 Ağustos 2009
Geçenlerde yaptığım yemek çok eleştiri aldı ama baktım ki bana bile kalmamış :) Yazın vazgeçilmez üçlüsü: Taze fasulye, pirinç plavı, cacık. Hani Yapmasını bilmesem ya da ilkkez yapıyor olsam eleştirileri kabul edeceğim ama ben kendimden eminim! Annemler yaylada olduğu için evde tek başımayım. Bazı sabahlar erken kalkıp eviderleyip topluyorum, öğleden sonra da mutfağa geçip yemek yapmaya koyuluyorum. Bir akşam için hafif olacağından taze fasulye yapayım dedim. Önce alış verişe çıktım. Sırtıma çantamı taktım, atladım bisiklete ve en yakın manavın yoluna koyuldum. En tazelerinden bulmaya çalıştım. Bu aylarda pek taze bulmanız kolay olmuyor. Ancak yayladan gelenleri bulmanız gerek. Alış verişimi yaptım ve eve geldim. Fasulyeleri iyice yıkadıktan sonra, daha iyi pişmesi için ince ince doğradım. Herkesi yöntemi farklı olabilir ama ben tencereye önce zeytin yağını döküyorum. Sonra soğanları ince ince doğruyorum. Ardından fasulyeyi koyuyorum. Kabuğu doğranmış 2-3 yayla domatesi doğradıktan sonra patates doğrayıp son olarak ta biraz biber salçası koyuyorum. Tabi bir kaç diş sarımsağıda unutmuyorum. Çünkü çok güzel tat veriyor. Sonra tencerenin kapağını kapatıp öylece ocağa koyuyorum. Tuzu ise belli bir zaman sonra atıyorum çünkü tuz yemeği sertleştirir. Pişmesini yavaşlatır. Yemeğimiz pişerken önce içindeki sebzelerin sulanmasını bekliyorum. Biraz suyunu çektikten sonra sıcak ya da ılık su ilave ediyorum. Orta ateşte bir saate kalmaz pişer diye umut ediyorum :) Besmele çekip yine kapağını kapatıyorum. Gelelim prinç plavına. Bunu yapmak aslında en az zaman alan ama en zor olan şey. Ben nasıl yaptım? Ben plavda şehriye ararım. Tabi ki ben yaparken evde şehriye olmadığından içine küçük bir patates doğradım. Önce patatesi soydum, sonra onları küçük küçük kare kare doğradım. Yağda biraz kızarttım. Sonra üzerine sıcak suda hafif haşlayarak yıkadığım pirinci ilave ettim. Pirinci iyice kavurduktan sonra 1'e 2 oranında su ekledim. Sonra orta ateşte suyu çekmesini bekledim ve bir süre sonra kısık ateşe bıraktım. Suyunu çekince altını kapatıp tencere ile kapak arasına kağıt havlu sıkıştırdım. Fazla buharı alması için. Plavı dinlendirmek gerek. Sonra çukur bir kabın içine biraz tuz atıp iki diş sarımsak ezdim ve üzerine soyduğum salatalıkları ince ince doğradım. Üzerine ise kuru nane ve yoğurt. Çok az su ile biraz karıştırdım ve işte bu akşamın mönüsü hazır. Afiyet olsun :)
10 Ağustos 2009
Pure Love-Masum (saf) Aşk
10 Ağustos 2009
Yıllardır aradığım şeydi bu: Masum Aşk! Ama ne fayda bulamadım. Kısmet olmadı diyelim. Rabbimden tek dileğim leylamı bulabilmekti. Severken sevilmekti! Bu aralar yalnızlığın sessizliğine bürünmüş zamanın geçişini izliyorum. Sanki geçen zaman benim zamanım değilmiş gibi. Şarkılarda arıyorum kendimi. "Aceba hangi şarkının hangi sözü beni anlatıyor?" diye dinliyorum şarkıları. Ve yine içinde kendimi bulduğum bir şarkı: Pure Love-Masum(saf) Aşk! Ama nedense bu şarkıda da tek başımayım. Kadın karakter, hayatımda hep olmasını istediğim ama hiç bulamadığım birisi. Şarkının sözlerini çevirmek biraz zor oldu. Hele de çeviriyi yapan benim gibi ingilizceyi bilmeyen biri olursa... Bence sözleri okumak yerine klibi izlemek gerek, izlemenizi tavsiye ediyorum. Bu şarkının, özellikle de klibin hala etkisindeyim ve uzun bir süre etkisinde kalacakmışım gibi görünüyor.Üzerine söylenecek onca şey var ki ...Şarkıdan bir bölüm(benim çevirim ): Kaderimiz böyleymiş -bana geri dönüyorsun -çünkü bu masum bi aşk... -sen uyurken yanında oturmak istiyorum -eğer uyursam... -yine rüyamda seni görürüm -nefesinin kokusu -bedenimi sarıyor -bilmeni isterim ki -sen olmadan bu hayat değersiz -kaderimiz böyleymiş -bana geri dönüyorsun -çünkü bu masum bi aşk -çok korktuğunu biliyorum -bekleyeceğimi söylüyorum -çünkü bu masum bi aşk -senin güzel vücuduna sarılmak istiyorum -yanımda olmayacaksan söyle -çünkü sensiz yaşayamam -sen olmazsan öleceğim
Tavuk Karası Var da Sinek Karası Yok mu?
Malum yaz mevsimi ve yaşadığımız yer sıcak olunca yazları en çok balkonu kullanıyoruz. Ama bu aralar sivri sinekler öyle arttı ki... Az evvel yine balkonda oturmuş bilgisayarımla uğraşırken sivri sineklerin istilasına uğradım. Akşam olmasına ve ışığı kapatmama rağmen nasıl görüp nasıl ısırıyorlar anlamadım. O an aklıma şöyle birşey geldi: Tavuk karası var da sinek karası yok mu ? Nasıl oluyorda karanlıkta bizi bulup ısırıyorlar? Kovmamıza rağmen nokta kadar beyinleriyle yeniden bize ulaşıp kanımızı nasıl emiyorlar? İnternet elimin altındayken biraz araştırayım dedim. Arama motorlarından araştırdım ama "sinek karası"na ait hiçbirşey bulamadım! Ayrıca doğada o kadar ot, böcek varken neden gelip bizim kanımızı emiyolar onuda merak ediyorum. İnşallah şu sivri sineklere de bir çare bulunur! Ayrıca sineklerle ilgili bilgisi olan benle paylaşırsa çok sevinirim. Sivri sineksiz günler sizin olsun :)
09 Ağustos 2009
Lisanslı Çapkın :)
09 Ağustos 2009
Televizyon izlerken bir kanaldaki reklem ilgimi çekti.O an bilgisayar da elimin altında olduğu için hemen reklamdaki adresi yazdım ve siteye giriş yaptım. Sitenin adı www.acimasizgercekler.com. Sitenin giriş sayfasında bir kız ve bir erkeğin olduğu kısım yer alıyor. İster kızı ister oğlanı seçip maceraya başlıyorsunuz. Karşınızdakinin kamerası açık şekilde sizle yazışmaya başlıyor. O size bir soru soruyor ve sonra aşağıda dört şık çıkıyor. Sitedeki kamera sürekli açık ama size yazılar bilgisayardan otomatik geliyor. Siz de o şıklardan size uygun olanı tıklıyorsunuz. Eğer cevaplarınız tatmin etmezse yazışmadan atılıyorsunuz. ve karşınıza iki şık çıkıyor. Biri devam etmenizi diğeri sayfadan çıkmanızı sağlayacak iki şık! Tabi benim cevaplarımı beğendikleri için sonuna kadar gittim ve kazandım. Ödülüm ise bir sertifika oldu. Sertifikaya adınızı, soyadınızı ve isterseniz fotoğrafınızı ekleyebiliyorsunuz. Ve en sonunda karşınıza çıkan şeye inanamayacaksınız :) Bence siteye girince görün, sürprizi kaçmasın :)
08 Ağustos 2009
Ezan Çiçeği (Oenothera)
08 Ağustos 2009
Duyduğumda çok şaşırmıştım! Adı bile insanı şaşırtmaya yetiyor: Ezan Çiçeği. Akşam ezanı okunurken öyle güzel bir açışı var ki... Çiçeğin ömrü bir gün. Çok fazla tomurcuğu olduğu için ölen çiçeğin yerine yenisi açıyor. Mayıs ayında açmaya başlayan çiçek sonbahara doğru sezonu kapatıyor ve seneyi bekliyor. Çiçeğin bakımı da önemli. Sonbahar geldiğinde çiçeğin sapları toprak seviyesinde kesiliyor. Gün boyu güneş ve su ihtiyacını karşılamak gerek. Bu yüzden çiçeğin yetiştirileceği yer iyi seçilmelidir. Çiçeğin şifalı olduğu da söylenir. Ama en güzeli, akşam ezan okunurken ortaya çıkan mucizevi görüntüsü. Çiçekleri seven biri olarak seneye ben de evin önünde yetiştirmeyi düşünüyorum :)
Ruhunu Göremediğim İnsana Güzel Diyemem
Bundan 2 sene evvel bir siteye üye olmuştum. Sitede yazılarımı yayınlamaya başlamıştım. Çok güzel yorumlar ve tebrikler alıyordum. Ama n'olduysa ilk günden siteden atıldım. Sitenin adını gizlemeyeceğim çünkü hak etmediğim bir sonuçla karşılaşmam beni çok üzmüştü. Sitenin adı: www.kendinigelistir.com . Yazılarımı hala orada bulabilirsiniz. Google'den "ruhunu göremediğim insana güzel diyemem" diye yazdığınızda çıkan ilk sonuç sizi benim yazılarımın olduğu yere götürecektir. Defalarca mail attım ama bana tatmin edici bir cevap asla gelmedi. Dava açıp hakkımı aramayı bile düşündüm ama o zamanlarda işsiz güçsüz biri olarak kendime bile yetemiyordum. Aradan 2 sene geçti belki ama ben hala kırgınım. Çünkü haketmemiştim. Yazmış olduğum bir yazının orjinali aşağıdadır. Bir de siz yorumlayın, sizce bu yazılar benim siteden atılmamamı neden oldu?
"Güzel kavramı çoktan değişti benim için.Yüreğine dokunamadığım insana, gözlerim kapalı tanıyamadığım insana güzel diyemem ki :( Güven duygusunu yeniden öğrenmem için çok geç artık. Biz bizdekilerle hareket ederek güvenmeyi bilmeliyiz. Güvenmezsen, güvenilmezsin. Bazen olmadık bir anda bir yerden gelen güzel bir ses, ruhumuza dokunan bir ses bizi sese yöneltir. Ne kadar güzel bir sestir bu. Ruhumuza işleyen bir büyüsü vardır.Bu her insan için geçerli değildir ama ben bunun gerçek olduğunu ve böyle birinin hep iyi olduğunu, güzel olduğunu düşünürüm. Bu zamana kadar hiç yanılmadım. Ve tanımak lazım insana güzel diye bilmek için. Kız için de erkek için de geçerlidir bu. Kalbine ulaşmak gerek, ruhunu hissetmek gerek. İşte güzele ulaşmak bunla mümkündür."
05 Ağustos 2009
Berat Gecesi
05 Ağustos 2009
Bu gece Şaban ayının 15. gecesine denk gelir. Adından da anlaşılacağı üzere bu gece edilen dualar ve yapılan ibadetlerle berat edilir. Tefsirlerde bu geceyle ilgili bazı açıklamalar yer alır: Vergi borcu ödendiği zaman nasıl ki vergi borcunu ödediğine ve borçtan kurtulduğuna dair belge veriliyorsa, Allah(cc.) berat gecesinde kullarına berat yazar.Ayrıca yeryüzünde mü'minlerin nasıl ki iki bayramı varsa, gökyüzünde meleklerinde iki bayramı vardır. Biri Kadir gecesi diğeri iseBerat gecesidir denmiştir.Beraat gecesi,Rabbimiz tevbe, istiğfar ederek pişmanlık duyan günahkârların cümlesini affedeceğini bildiriyor. Ancak şu sekiz sınıfın KESİN TEVBE ETMEDİKÇE bu aftan istifadelerinin olamayacağını da işaret ediyor:1-Allah'a şirk koşanlar.
2-Ana-babalarına isyan eden, onların kablerini kırıp gönüllerini yıkanlar.
3-İçkiye devam edenler.
4-Falcılık edip gelecekten haber verenler.
5-Din kardeşine besledikleri kinden vazgeçmek istemeyenler.
6-Adam öldürmekten pişmanlık duymayanlar.
7-Nikâhsız aile ile yaşayanlar.
8-Akrabalarıyla alâkayı kesip ihmal edenler.
Şüphesiz ki bu günahların sahipleri bu gecede derin bir tevbe, istiğfarda bulunur da, kesin pişmanlık haline girerlerse ilâhi aftan yararlanırlar.İnsanlaraın aftan yararlanamama sebebi kesin, bir dönüş yapmayışları, ciddi bir tevbe, istiğfar haline girmemeleridir.(1)
Beraat Gecesi ibadeti:
Bu geceyi ibadet ve taatle geçirmenin pek çok sevabı ve feyzi vardır. Bu konuda Resul-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Şaban ayının yarısı (Beraat gecesi) olduğunda, gecesinde kalkın ibadet edin, gündüzünde de oruç tutun! Muhakkak ki yüce Allah, o günde dünya semasına iner ve imsak vaktine kadar şöyle der: "Affedilmeyi dileyen yok mu, affedeyim. Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim. Şifa dileyen yok mu, şifa vereyim. Şunu isteyen yok mu vereyim…” (İbn Mâce) Bu geceye mahsus belirli bir ibadet yoktur.Gecenin manevi değeri dolayısıyla çokça tevbe ve istiğfarla ,namaz, Kur'ân tilaveti, zikir, ve salavatla,hayır dualarla geçirilmesi, bu gece vesilesiyle muhtaçlara yardım ve benzeri hayırlı amellere özel bir önem verilmesi müstehaptır. Kaza namazının kılınması daha isabetli olacaktır.
Beraat Gecesi Duası
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu gece Rabbine şöyle dua etmiştir: "Allahım, azabından affına, gazabından rızana sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin. (et-Tergib ve't-Terhîb, 2:.119, 120.)
Beraat Duası
Bazı mâna büyüklerinin de şöyle bir duası vardır: "Allahım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, 'Allah dilediğini siler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır. "( 12 Ra’d Suresi, 39; Mecmuatü’l-Ahzab, 1:597) Rabbim dualarınızı kabul eylesin. Berat Geceniz Mübarek olsun.
Kaynakça
1.Semerkant Araştırma Merkezi CUMA SOHBETLERİ.
03 Ağustos 2009
3G (ggg)
03 Ağustos 2009
Bir zamanlar hayretler içinde takip ettiğimiz siyah ekran telefonlar, ardından ilk renkli ekranlar ve sonrasında kameralı telefonlar derken şimdi de 3G. Peki nedir bu 3G? Ülkemizde günlerdir yoğun bir çalışma ve reklamlarla yapılan tanıtımları hepimiz takip ediyoruz. Üçüncü nesil kablosuz telefon teknolojisi 3G artık Türkiyede. "Artık Türkiyede" diyorum çünkü Avrupa ülkeleri ilk olarak 2003 yılında kullanmaya başlamıştı bu teknolojiyi. Dünyada ise ilk olarak 1998 de Japonya kullanmıştı.Yani siyah ekran telefonların ilkkez ülkemize geldiği dönemde. Aslında hayatımızda daha çok şeyi sadece duymayacağız artık görebileceğiz de. Karşımızdakinin duygu ve düşüncelerini artık daha iyi anlayabileceğiz. "Gözden ırak, gönülden ırak" sözünün artık tarihe karışacağı bir teknolojik gelişme de diyebiliriz. 3G teknolojisinden faydalanbilmek için öncelikle telefonumuzun 3G özelliği taşıması gerek. Bunu nasıl anlayabiliriz? telefonumuzun ayarlarından "şebeke ayarları" kısmına girip öğrenebiliriz. Bu ayar yapıldıktan sonra aradığımız kişinin de telefonunun aynı özelliğe sahip olması gerek. Tabi önce GSM operatörümüzden 3G için kayıt yaptırmak gerek. Görüntü ve ses kalitesi çok net olmayabilir. Kullandığınız araç ne kadar kaliteli olursa olsun sistem daha yeni olduğu için pek kaliteli olmayacaktır. Ama yine de kullanıcıyı tatmin etmeye yeter diye düşünüyorum. Bu teknoloji, görüntülü arama olduğu için telefonunuzun bataryasını daha çabuk bitirecektir. Özellikle telefonunuzun şarj aletlerini yanınızda bulundurmanızı tavsiye ederim. 3G sadece görüntülü konuşma ile sınırlı değil. Hızlı internet erişimi ve internet üzerinden sağlanan her kolaylık artık cebinizde olacak. Ve erişimin daha hızlı olduğunu göreceksiniz. Fakat frekans bandı daha dar olduğundan kapsama alanı daha dardır. Bu yüzden bu sorunu çözmek için 4G teknolojisi şimdiden planlanmaya başlandı. Ama ben yine de 3310 kullanmaya devam edecek gibiyim :)
Hoş Geldim :)
Uzun zaman olmuştu yazmayalı. Askerdeydim ve şimdi artık yeni bir hayata merhaba diyorum. Bana askerliği soranlara şöyle diyorum: Hayat iki perdelik bir oyun, askerden önce ve askerden sonra. Ben ikinci perdedeyim. Hayat artık çok başka benim için. Ve bu hayatta yaşamaktan çok yazmayı tercih ettim. Bundan sonra yazmaya devam edeceğim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





